Ana Sayfa Yazarlar

Polili: Cezalar Amaca Hizmet Etmiyor!

06/04/21

Öncel Polili ile çevre ve hukuk bağlamında konuştuk. Yasaların yetersizliğinden, yargı sistemindeki aksaklıklara, yönetim eksikliklerinden bilinç yetersizliğine pek çok açıdan çevre hukukuna dair biz sorduk, Avukat Öncel Polili içtenlikle yanıtladı.

Çözümle birlikte uluslararası  hukuka dahil olmak çevre sorunlarımızın çözümüne hukuki anlamda katkı sağlar mı?

Kıbrıs’ın sorunun çözümü, Avrupa Birliği (AB) mevzuatının da uygulanmasını da beraberinde getirecektir. AB, onlarca yıllar içerisinden dünyanın en yüksek çevre standartlarından bazılarını oluşturmuştur. AB’nin Çevre politikası yeterli bulsak da bulmasak da, AB ekonomisinin daha çevre dostu olmasına, Avrupa'nın doğal kaynaklarının korunmasına ve AB'de yaşayan insanların sağlık ve refahını korunmasına yardımcı olmaktadır. AB’nin Çevre ile ilgili en başta gelen mevzuatın konularını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

  1. İklim Değişikliği ile Mücadele;
  2. Hava;
  3. Kimyasallar;
  4. Doğa ve bio-çeşitlilik;
  5. Ses;
  6. Toprak ve Ormanlar;
  7. Atık;
  8. Kıyı ve deniz korunması;
  9. Endüstri ve kirlilik;
  10. Çevre kontrolü ve değerlendirmeleri;
  11. Çevre ile ilgili kurumlar;
  12. Çevre ile ilgili suçlar;
  13. Çevre ile ilgili uluslararası sözleşmeler ve anlaşmalar;
  14. Çevre ile ilgili istatistikler

Bunların dışında, gıda güvenliği, tarım ve enerji ile ilgili mevzuat da doğrudan çevre ile ilgilidir.

Yukarıda saydığım başlıklardan bir tanesi altında düzenlenen mevzuatın derinliği KKTC’deki tüm çevre mevzuatından daha derin olabilmektedir.

Aynı zamanda, uluslararası diğer anlaşmaların da tarafı olmak ki AB bunların bir çoğuna dahildir çevre ile ilgili mevzuatı çevreyi daha fazla koruyan bir hale getirecektir.

Sizce, mevcut çevre yasası ve yürürlükteki diğer yasalarımız çevre suçlarına karşı pek çok ceza öngörüyor. Peki sizce bunlar yeterince uygulanıyor mu?

Çevre ile ilgili mevzuatın uygulanmaması en sıkıntılı konulardan birisi. Burada devreye çevre ile ilgili kurumların, polisin ve savcılığın yetersizliği gündeme gelmektedir. Tabi ki,  bazan da yetersizliğin yanında bilinç eksikliği veya başka faktörler de çevre ile ilgili mevzuatın uygulanmasını engellemektedir. Geçen yıl Girne’de müzik izni dahi olmayan haftada 3 defa sabaha kadar ses kirliliği yapılan bir diskotek ile ilgili olarak, çevre dairesi sadece ceza kesti. Polise devam eden bir suçu durdurması gerektiğini hatırlatmamız üzerine konu ile Çevre Dairesi ilgilenir diye saçma bir mazeret üretip, suçun işlenmesine seyirci kaldılar. Savcılığa da bu konu ile ilgili yazı yazdığımızda da onlar da polisin cevabını tekrarlayan maihiyetde bir cevap verdiler. Umarım ki, söz konusu diskonun ünlü iş insanları ile bağlantılı olmasından dolayı değil bilinçsizlikten dolayı böyle olmuştur. Bu konu ile ilgili tazminat davası devam etmektedir.  Bununla beraber, o günlerde Çevre Dairesi müdürü yeni atanmıştı. Bu konu ile ilgili ve diğer çevre konuları ile ilgili sohbet etmiştik. Kendisinin UBP tarafından atanmış olmasına rağmen onun için önceliğin çevre olduğunu bana söylemişti. Ancak, aradan makul bir süre geçmesine rağmen yasalar tahtında talep ettiğimiz belgeleri dahi bize vermedi.

Aslında bu durum bize Çevre Dairesi’nin diğer dairler gibi kurulmaması gerektiğini, daha bağımsız bir yapı olması gerektiğini gösteriyor. Sivil toplum ile daha fazla işbirliği yapan, hükümetten daha bağımsız politikalar geliştiren bir yapı daha etkili olabilir.

Kaldı ki, birçok meselede de cezalar yetersiz kalmaktadır. Biraz önce verdiğim disko örneğinde Çevre Koruma Dairesi tarafından kesilen ceza diskonun yaptığı kar ile orantısız olduğu için hiçbir önleyiciliği olmamıştır. Bunun dışında, 2013 yılında Kalecik’de meydana gelen petrol sızıntılarından sonra kesilen cezaların önleyiciliği olmamıştı. Her iki meselede de mevzuat da belirlenen cezalar uygulanmıştır.  Cezaların iki temel amacı vardır, suçu işleyeni ıslah etmek ve kamuyu korumak, ancak bizde çevre ile ilgili cezaların bazı durumlarda bu amaçlara hizmet etmediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

KKTC ‘de çevre hukuku ve ülkede yaşanan çevre sorunları ile ilgili bir analiz yapar mısınız? Sizce bir hukukçu olarak ülkemizde ki çevre problemlerinin önüne nasıl geçebiliriz? Örnek kazanılan davalarınız var mı?

Çevre ile ilgili temel sorun hem idare edenlerin hem de idare edilenlerin bu konuda yeterli bilince sahip olmamasıdır. Biz çevreyi korumayı konusunda sokağa çöp atma ve gönüllü olarak çöpleri toplama konusundan çok daha değişik bir şekilde anlamlandıramadık. Yasalar yapılırken çevrenin korunmasına yönelik tutum sergilemeyen siyasileri gönüllü olarak takım elbiseleri ile gönüllü olarak çöp toplayınca çevreyi koruduğumuzu sanıyoruz. Çevre konusunu üretim ilişkileri ve tüketim alışkanlıklarından bağımsız bir şekilde düşünmemiz bizi çevreyi koruma noktasında çok bir yere götüremez. Çevreyi arzu edilebilir şekilde koruduğu tartışmalı olsa da,  tüm yasalar yapılırken, çevre hukukun 6 temel ilkesi olan - Önleme İlkesi, İşbirliği ve Eşgüdüm İlkesi, Entegrasyon İlkesi, Kirleten Öder  İlkesi, Katılım İlkesi ve İhtiyat İlkesinin göz önünde bulundurularak yapılması lazım. Bu konu sadece Çevre Yasası ile ele alınabilecek olan bir konu değildir. Bu konuda tabi ki, sivil toplum örgütlerinin de rolü çok önemlidir. Burada, yasaların yapılırken incelenmesi ve çevre ilkelerinin uygulanması için sivil toplum örgütlerinin yasaları devamlı olarak takip etmesi gerekmektedir. Tabii ki, bu öneriyi yapmak kolaydır. Ancak, bende sivil toplum örgütlerinin içerisinde olan bir kişi olarak bunu yapmanın ne kadar zor olduğunun farkındayım. Ne yazık ki, halkımızın bu görevi yerine getirecek olan sivil toplum örgütlerini destekleme konusunda yeterince istekli olduğunu söyleyemeyiz. Ancak, artık durum çok daha tehlikeli bir hale geldi. Çevresel sorunlar yüzünden yaşanan can kayıpları artık kendimizin veya sevdiklerimizin de canı olabilir. 2018 yılında Ciklos’da sel sularına kapılan arabada hepimiz olabilirdik. Bildiğim kadarıyla, söz konusu yolun Çevre Etki Değerlendirme Raporu yoktu. Toplumda bu kadar yankı uyandıran meselede dahi daha iyi organize olup konunun üzerine gidemedik ama geç kalmış sayılmayız.

Mahkemelerin çevre konusunda, çevrenin korunması lehine verdikleri karalar vardır. Burada, bir şeyin yanlış anlaşılmasını istemem. Mahkemeler çevre korunsun ya da çevre korunmasın diye kararlar vermez. Hatta bir şeyin iyi, doğru ve güzel olması için de karar vermesi gerekmez. Mevzuatın gösterdiği yönde karar vermesi gerekir. Tabi ki bizde çevre hukuku ilkeleri mahkemelerde yeni tartışılmaya başladığı için yasaların yorumlanması gerekir. Mahkemenin rolü burada önem taşır. Yakın zamanlarda, mahkemenin çevrenin daha fazla korunmasına yardımcı olacak şekilde kararlar verdiğini görebilmekteyiz.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için sadece benim yürüttüğüm davalar ile sınırlı kalınmaması gerektiği inancındayım.

KKTC Anayasası’nın 152. maddesi,  devletin yürütsel veya yönetsel bir yetki kullanan organlarının veya kişililerinin kararlarına karşı dava açılması için meşru bir menfaatı, bu gibi karar veya işlem veya ihmal yüzündan olumsuz yönde ve doğrudan doğruya etkilenen kişi tarafından yapılabilir. Bunun anlamını bizim bu röportajın konusu ile ilgili olarak değerlendirsek, devletin almış olduğu çevreyi etkileyen idari bir karara karşı, o karardan doğrudan doğruya zarar gören bir kişi o kararın iptal edilmesi için dava açabilir. Burada önemli olan kimin bu gibi karardan dolayı doğrudan doğruya zarar görmüş olacağıdır. Bu şart, devletin denetlenmesi anlamına gelen idari dava açma alanını daraltmaktadır ve gayrı yasal olan bir çok idari karar dava açmaya kimsenin hakkı olmadığı için yürürlükte kalmaktadır. İdari davalarda doğrudan doğruya zarar görme modern demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ile bağdaşmadığı inancındayım ve bu konuda Anayasa değişikliğine gidilmesi taraftarıyım. Konumuza dönersek, 2010 yılında karara bağlanan Karpaz’a elektrik götürülmesi için alınan kararın iptali için çevre örgütleri ve çevreye duyarlı kişiler tarafından açılan davada Yüksek İdare Mahkemesi çoğunluk  kararında kültürel ve tarihi değerleri korumak hususlarında menfaat ilişkisinin dar yorumlanmaması bu gibi konularda vatandaşların menfaat ilişkisi bulunduğunun kabul edilmesi gerekmektedir şeklinde yorumda bulunmuştur. Ancak buna rağmen, Davacıların bölgeye elektrik akımı götürülmesi halinde bölgenin yerleşime açılacağı, yapılaşma nedeni ile milli park niteliğini yitireceği, eski eserlerin zarar göreceği iddiaları varsayıma dayanan ileriki tarihlerdeki olasılıklarla ilgili olup bunlardan dolayı davacıların güncel bir menfaatlerinin olumsuz olarak etkilenmesi söz konusu değildir. Kaldı ki, bu endişelere sebebiyet veren olasılıkların meydana gelmesini engelleyen yasal mevzuat vardır ve bu olasılıkların önlenmesi için yasal yollar mevcuttur şeklinde karar vermiştir. Şu anda Yüksek Mahkeme Başkanı olan Narin Şefik ise, “Zafer Burnu Milli Park içerisine elektrik direklerinin çekilmesi neticesinde, geçen süre zarfında, herhangi bir etkilenme olduğu ile ilgili Davacılar tarafından herhangi bir çalışma yapıldığı görülmemektedir.  Ciddi bir şekilde elektrik direklerinin çekilmesi öncesine ait bölge ile ilgili de bir çalışmaları olduğu görülmemektedir.  Bu durumda elektrik direklerinin çekilmesi ile ne tür bir etkilenme olduğu Mahkeme huzuruna getirilebilmiş değildir. Bu ciddi bir eksikliktir. Davacılar çevreye duyarlı olduklarını ileri sürüyorlarsa bunu gösterecek çalışmalara da imza atmalıdırlar. Desteklenmeyen iddialarla sonuç almak mümkün olamaz.” şeklinde karar vermiştir. Sayın Narin Şefik’in bu yöndeki kararı hem ileride çevre konularında meşru menfaat kavramının daha geniş yorumlanabileceğinin sinyallerini vermiş hem de çevreciler için doğru kabul edilen hususların ciddi deliller ile mahkemeye başvurmasının altını çizmiştir.

Buna rağmen, önümüzde halen daha ciddi bir çevre sorunu olarak duran Güngör köyünde katı atıkların depolanması için alınan idari kararının iptal edilmesi için Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nin açtığı ve kararı 2012 yılında verilen davada da Davacının söz konusu davayı açmak için meşru menfaati olmadığı için dava ret edilmişti. Bu davada Yüksek İdare Mahkemesi,  ileride meydana gelmesi muhtemel menfaat ihlâli, meşru menfaat doğurmaz şeklinde karar vererek davayı iptal etmiştir.

2015 yılında ise verilen, Balabayıs Manastırı yanında verilen atık su tesisine verilen iznin iptali ile ilgili davanın kararında Yüksek İdare Mahkemesi meşru menfaat kavramını daha geniş yorumlamıştır ve güncel meşru menfaat olmadığı yönünde bir karar vermemiştir. Yüksek İdare Mahkemesi meşru menfaa ile ilgili olarak “yer aldığı bölge sakini ve arıtma tesisine yakın mesafede yer alan arazi ve/veya turistik tesis sahibi ve/veya işletmecisi sıfatı ile ve ayrıca bir Kıbrıslı ve KKTC vatandaşı olarak huzurumuzdaki davada meşru bir menfaatinin bulunduğu açık ve sarihtir. Arıtma projesinin yer alacağı alanın yakınındaki turistik tesis sahibinin ve/veya işletmecisinin arıtma projesinin yapımında ve dolayısıyla yapılması için verilen izin ile ilgili meşru bir menfaati olmadığı kabul edildiği takdirde, bu izin ile ilgili meşru bir menfaat sadece projeyi yaptırana ait olabilecektir. Böyle bir anlayış, hiçbir proje ve/veya izin ile ilgili İdareden hesap sorulamayacağı, dava ikame edilemeyeceği sonucunu doğurur ki böyle bir olasılık kabul edilemez.” şeklinde karar vermiştir. Bu karar doğrultusunda idarenin aldığı çevre ile ilgili kararlara karşı dava açmak daha olası olmuştur.

2018 yılından itibaren Şehir Plancıları Odası’nın şehir planlama ve çevre ile ilgili olarak açtığı davalarda başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Şimdi yeniden dava açma hazırlığında olduğumuz Özel İmar Emrinin amacı dışında hazırlanması ile açtığımız davanın ara emri duruşmasında Şehir Planlama Dairesi hatalı bir şekilde hareket ettiğini kabul etmişti. Ancak, aradan geçen süre zarfında yine aynı özel İmar Emri’ni hayata geçirdi.

Bununla beraber, Mağusa – İskele- Yeni Boğaziçi emirnamesinde “kazanılmış haklarla” ilgili süre uzatmalarının emirnamenin ve daha sonra geçecek olan İmar Planının ruhuna aykırı olduğu gerekçesiyle ara emri ile 3 kez durdurttuk.  Aslında bu dava süreçlerinden sonra, mahkeme kararlarına rağmen idare yine hukuka aykırı davranmaya devam ediyorsa ne yapmamız gerekir sorusu akla gelmektedir. Buna öncelikle siyasi bir mücadele ile cevap verilmelidir ancak çok fazla denenmemiş olmasına rağmen hukuki olarak da çareler aranabilir. Çevre Hukuku sadece idarenin aldığı kararların iptali ile sınırlı değildir.  Fasıl 148 haksız Fiiller modern Çevre Hukuku ilkelerine göre yapılmış olan bir yasa olmasa da uygulama da çevre ile ilgili tazminat davalarında kullanılabilecek olan bir davadır. Kamuya yönelik rahatsızlık, kişiye yönelik (özel) rahatsızlık, gün ışığına müdahale ile ilgili düzenlemeler aracılığı ile ilgili çevre konulardan ortaya çıkan rahatsızlıklarla ilgili devlete veya devlet dışındaki kişilere de tazminat davaları açılabilir. Bunun dışında, bir kamu görevlisinin görevini suiistimal etmesi halinde de, bundan dolayı doğrudan zarar gören kişi de kamu görevlisine karşı dava açmasının hukuki zemini mevcuttur (public misfesance).

KKTC Anayasa’sında 40. Madde ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyim? Çevre adına nasıl bir koruyuculuk içerir? Bu maddelerden yola çıkarak çevremizi koruyabilir miyiz?

Anayasanın 40. Maddesi çevrenin korunmasını 4 başlık altında düzenler. Söz konusu madde şöyledir

 (1) Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

(2)  Gerçek veya tüzel kişiler, hiçbir amaçla, insan sağlığını bozacak veya deniz varlıklarını tehlikeye düşürecek nitelikteki  sıvı, gaz ve katı maddeleri denizlere, barajlara, göllere veya derelere akıtamaz veya dökemez.

(3)  Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin, gerçek ve tüzel kişilerin ödevidir.

(4)  Devlet, milli parklar oluşturulması amacıyla gerekli önlemleri alır.

 

Anayasa’nın 40.(1) maddesine göre, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının Anayasal güvence altında olması gayet önemlidir. KKTC Anayasası’nın genç bir Anayasa olması sanırım bunda etkili olmuştur çünkü Çevre Hukuku da genç bir alandır. Bununla beraber, sağlıklı ve dengeli çevre kavramı göreceli bir konu olsa da yasalar yapılırken Anayasanın bu maddesinin göz önünde bulundurularak yapılması gerekmektedir. Bunların dışında, söz konusu maddenin biraz önce belirttiğimiz çevre hukukunun temel ilkeleri ile birlikte yorumlanması gerekmektedir. Sanırım, bu şekilde hareket edilirse çevre konusunda şimdi olduğumuz durumdan daha iyi olabiliriz.

Anayasa yine. 40.(2) maddesi ile denizlere, barajlara, göllere veya derelerin korunmasını özel olarak düzenlemiştir.

Hukuki çare arama konusunda ise Anayasa’nın 40.(3) maddesi ise önemli bir düzenleme. Bu madde devlete, gerçek ve tüzel kişilere çevreyi geliştirme, çevre sağlığını koruma ve çevre kirlenmesini önlemek ödevi vermektedir. Önemli olan birinci husus sadece çevreyi koruma değil geliştirme ödevi vermesidir. Bunun dışında, ödev Anayasa’da sıklıkla kullanılmış değildir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Anayasa’da çevrenin geliştirilmesi, korunması ve kirlenmesini önlemek özel bir konudur. Anayasa devlete bir çok konuda ödev vermektedir. Ancak kişilere, çevre konusu dışında sadece, çalışma, 18 yaşından sonra seçme ve halkoylamasına katılma, silahlı kuvvetlerde yurt ödevini vermiştir. Dolayısıyla, çevre ile ilgili konularda mahkemelerde dava açma veya başka fiillerde bulunma aslında Anayasanın hepimize yüklediği bir ödevdir. 

Anayasanın 40.(4) maddesi ile devlete milli parklar oluşturulması amacıyla gerekli önlemleri alma yükümlülüğü yüklenmiştir. Orman Dairesinin kuruluş amaçlarından birisi de milli parkları geliştirmektir. Orman Dairesi yasasına göre dairenin Milli Parklar şubesi de olmalıdır. Yine aynı yasaya göre milli park kurmak, tesis çalışmalarını yürütmek, bunların ve orman içi mesire yerlerinin işletilmesini düzenlemek ve muhafaza ormanları ile ilgili çalışmalar yapmak dairenin görevleri arasındadır.

Anayasa bu konuya özel bir önem vermiş olmasına rağmen Milli Parklarla ilgili yasa henüz yapılmamıştır. Kurulmuş olan milli parklar idari kararlar ile kurulmuştur. Bu durumda, idari kararlarla da milli park olmaktan çıkartılabilirler. Anayasa’da yer bulacak kadar önemli olan bu konunun esaslarının yasa ile düzenlenmemesi anlaşılır bir durum değil.

Anayasa’nın 40. Maddesinin gerektiği kadar uygulanmaması yolun sonu değildir. Aslında, bu tür düzenlemelerin Anayasa’da yer alması yolun başıdır. Anayasa’da yer alan bu tür düzenlemelerin uygulanması konusunda daha talepkar olmalıyız.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde çevrenin korunması ile ilgili bir düzenleme yok ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çevre ile ilgili konularda karar veriyor. Bunu nasıl yorumlasınız?

Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı diğer bir çok hak ve özgürlükle ilgilidir. Çevresel sorunlardan dolayı yaşam hakkı ihlal edilebilir. Sürekli olarak sigara içilen bir ortamda hapis yatan bir kişinin insanlık dışı muameleye maruz kaldığı konusunda AİHM karar verdi. Bilgiye erişim hakkı hali hazırda çevre hukuku ile birlikte gelişen bir haktır ve ifade özgürlüğünün parçası olarak kabul edilmektedir. Koku veya ses kirliliği ile ilgili meseleler de kişilerin özel hayatlarına müdahale olarak AİHM tarafından kabul görebilmektedir. Bu tür örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir.